Aralık 1997, Ankara Garı...

İnsanlar - annemde olduğu gibi - doğru ile yanlışı ayırt edemeyebilirler. Kurumlar bu yüzden vardır. Eğer kurumlar da insanlar gibi hataya düşen subjektif yapılara dönüşürse, toplumda telafisi imkansız hasarlar oluşur ve bunun altından kalkılamaz.

ODTÜ'de öğrenciyken trafik kazası geçirdim. Arabanın çarpmasıyla bacağım altı yerden kırıldı. Aracın ön kaportasına zarar verdiğim gerekçesiyle İsviçre Sigorta'dan öğrenci yurdumdaki adresime ceza geldi. Çarpan taraf Emniyetteki güç ilişkilerini ve Yargıdaki bağlantılarını kullanarak beni suçlu göstermişti. Yakın arkadaşlarımın bu haksızlığa sessiz kalmayıp ODTÜ rektörüyle görüştüklerini öğrendim. Bölümden arkadaşlarım ve hocalarım da bu duruma razı olmadılar. Haklı ve mağdurken beni suçlu gösterenlere karşı savunmamı rektörümüzün avukatı yaptı. Mahkeme hatalı kararı düzeltti ve diğer tarafın asli kusurlu olduğuna karar verdi.  

O günlere dair unutamadığım iki olay vardır: 

İlki, aracıyla bana çarpan Bilkentli kızın babasının hastaneye gelerek "para talep etmeyeceğim" yazan bir kağıdı imzalatmak istemesiydi. Önü arkası olmayan bu aşağılık tavra bir anlam verememiştim. Bunu niçin yapmam gerektiğini sorduğumda, "Ölseydin suçlu biz olurduk ama ölmedin" mealinde ruhsuz bir-iki şey daha söylemişti. Diğer olay, trafik kazasının ilk dava duruşmasında yaşanmıştı. Kazanın nasıl gerçekleştiğini soran Hakim, lafımı bitirmemi bile beklemeden beni savuşturmak ister gibi bir el hareketiyle "beş kuruş kopartamazsın" demişti. Şaşkınlıktan ve öfkeden kan beynime sıçramıştı. Yirmi yedi yıllık olaydır. Annemin bana çarpan taraftan gizlice para alacağı ve beni yerin dibine sokacağı aklımın ucundan geçmedi. Hastaneye gelirken Adana'daki dayımdan ve sonrasında yurt dışındaki abimden benim için aldığı paraları da sakladı. Okulumu binbir güçlükle bitirdim. Annemin para ile kurduğu patolojik ilişki yaşı ilerledikçe arttı. Buna mitomani rahatsızlığı da eklendi. 

Yargı süreçlerine dair benzer bir hadiseyi yıllar sonra eski eşimle avukat karısının başlattığı davalarda yaşadım

Anadolu 11.Aile'deki velayet davasında ve Blog yazılarımın gerekçe yapıldığı 14. Asliye Ceza'da görülen davanın karar duruşmasında kadın hakimlerin izaha muhtaç aşağılayıcı tavırlarına maruz kaldığım. Aleyhimdeki itibarsızlaştırma düzeneklerinin baş aktörü olan TMSF Yozgat kontenjanından avukat eşi Nagihan Gür Altaylı, tıpkı yıllar evvelki trafik kazasında bana çarpan tarafın yaptığı gibi önce birinci dereceden yakınlarımı, ardından da Emniyet ve Yargıdaki güç ilişkilerini kullanarak soruşturma ve yargı süreçlerini manipule ettiYıllara uzanan nitelikli iftira tezgahlarında başta annem olmak üzere ailemden tuzağa düşürdükleri insanları kullanarak tüm aileyi, hatta sülayleyi çamura yatırmaya çalışan bir düşmanlık örneği sergilediler. Yanlış insanların telkinleriyle hareket eden kardeşlerim haklı mücadelemde bana destek olmak yerine davama EN BÜYÜK GÖLGEYİ düşürdüler! Bana ve evladıma telafisi imkansız zararlar veren düzeneklerde bilfiil rol aldılar. 

Not: Her iki dava sürecinde babam yanımda yoktu. İlkinde cezaevindeydi, ikincisinde ise hayatta değildi. Babam birleştiriciydi, annem ayrıştırıcı. Ailemizi babamın sevgisi ve saygısı ayakta tutuyordu. Babam gitti aile bitti. Bizim ailenin dramı da budur.





Bu blogdaki popüler yayınlar

Son 5-6 yıldır elimi attığım her işin altından istisnasız çok kötü kokular geliyor

Çocuk istismarcısı para-militer yapılanmaların etki gücü

Devletin en kilit kurumlarında Cemaat/hemşerilik/siyasi çıkar grupları